Fahrenheit 45143 yorum var - 20 Ağustos 2008 18:45I. BÖLÜM: Konserve Kutusu Açma halkası yoktu. Bu teneke kapakları açabilen bir aleti en son annesinin evinde görmüştü. Aldığı ekmeğin bayatlamasına izin vermeyecek ve kutuyu açacaktı. Çekmeceyi çekiştirdi, en irisinden bir bıçak seçti. Sonra daha büyüğünün olduğunu anımsadı. "Sakin kalmalıyım, sakin kalmalıyım..." diye söyleniyordu bir süredir. Sonsuza kadar sürecek gibiydi bu ve sayımı aksatmadan mutfakta bir kaç tur attı. Anımsadığını bulamayınca iri bıçağı sapladı sarı metal kapağın tam kıyısına. Bir kaç avuç içi darbesi ile delikler açtı. Bıçağı kaydır, kaydır, kırt kırt kırt... Tencereye boşalttı içindekileri. – Kafamı boşaltmalıyım bir yerlere diye düşündü. II. BÖLÜM: Gazetedeki İlan Lanet olası sabah güneşiyle gözleri sancıdı. Konservatif hayatının kapağını bıçaklaması gerektiğini uyumadan hemen önce düşünmüştü. Tam emin olamıyordu, belki şimdi şu anda düşündüğünü düşündü. Yere diktiği bira şişesine çarptı eli, çıkan ses aklını başına getirdi. Bu salak saçma fikir, aşılmış alkol duvarının hemen arkasındaydı. Yerini anımsadığına sevindi. Sola beş adım, sağa dön yedi adım kapıdan gir. Kapağı kaldır oooohhh! Çişini yaparken, beyin hücrelerinin kanalizasyona gittiği hissine kapıldı. Sızdığı yere, gece uyurken salyasıyla işaretlediği kanepeye geri döndü. İlanlarına bakarak göz gezdirdiği gazete, çerez artıklarıyla kaplı halının üzerine serilmiş ona bakıyordu. "Sizi hafifletiyoruz!" Sadece başlığa ve adrese dikkat etti. Konunun ne olduğuyla hiç ilgilenmedi ve terli giysilerini tersiz olanlarıyla değiştirdi. Duş almaya vakti yoktu ve çat kapı sokağa saçtı cüssesini. Adres yakındı, aman ne hoş. Ulaşamayacağı şeylerin reklamlarına kanmamayı öğretmişti mesleği. – Her adımda bir; sakin kalmalıydı, sakin kalmalıydı, sakin kalmalıydı... III. BÖLÜM: Diyetisyen Koltuğu Fazlasıyla normal görünüşlü biriydi. Kaybettiği zamanı para sananlardandı ve hemen işini yapmaya başladı. "Diyet yaparken karşılaştığımız sorunlardan en önemlisi neyi, ne kadar seveceğimizle ilgilidir. Günlük almamız gereken ilgi ve duygu miktarından tutun da, ruhumuz açlıktan kazındığında ne seveceğimize ya da sevgi ihtiyacımızı mutlaka aynı kişiden mi alacağımıza kadar pek çok soru aklımızı kurcalar. Şimdi kısaca sizin durumunuza bir bakalım. Bir kere sevdiklerinize dikkat etmelisiniz. Düzensiz seviyorsunuz bu çok belli. Sabahları mutlaka sevin, atlamayın. Öğlen daha hafif şeyler sevebilirsiniz. Akşam hep aynı saatlerde, değişik şeyler sevmeye özen gösterin. Size hemen lezzetli bir diyet yazıyorum, faydasını en kısa sürede almazsanız paranız iade edilir." Tam olarak odaklanamamıştı. Yemek mi, sevmek miydi adamın söylediği. Teşekkür etti süper uzmana. – Sevdiklerine dikkat etmeye ayarlı bir adam tribiyle odadan çıktı. IV. BÖLÜM: Koridordaki Hazımsızlık Beyaz renkli duvarlar, rastgele seçilmiş tablolar arasında kırmızı halıda yürüyordu ayakkabıları. Görevliyi bulup diyetini ödemeliydi. Kapağı açık bir dolapta eriyen limonlu dondurmaydı düşünceleri.... "Aşk: Lezzeti sürekli değişen bir zehir olmalıydı. Kalbe doğrudan ve aniden şırınga ediliyordu, etkisini ancak böyle gösteriyordu. Bedenine yayıldığında, saatli bomba gibi gerisin geri saymaya başlardı. Damarlarında dolaşırken, zamanı uzatabilen tek zehir oydu yeryüzünde. Önceleri çok sıcak kırmızıdır kan, sonra buz mavisi. Kaç ölü aşktan yapılma bir şeydi son aşk? Öl ve öldür, öl ve öldür... Ruhunu pipetle içtiği kaç kadın olmuştu hayatında. Ya öldüğü kaç kadın? Hepsini ama hepsini hala çok seviyordu." – Her şırıngada bir ölü seviciye dönüştüğünü hissediyordu. V. BÖLÜM: Hesap Lütfen! Spot ışıkları parladı flaş gibi, kesti düşünmeyi. Yüzünü güzelce normallikle kalayladı. Masasında pinekleyen sekreterin kirpikleri bile gülümsüyordu, düzenli ve sağlıklı seven bir kadın olmalıydı. Ne kadar şanslı biriydi. "Borcumu ödemeye geldim." Öğlen sevgisini az önce bitirmiş görevli yumuşacık baktı. Tuşlarına dokunduğu yazarkasadan sesler gelmeye başladı. Cızırtılar hiç durmuyordu, kafasının içindekilere karışmıştı. Cıırrttzzz cıırttzzzz... – Yazdı, yazdı, yazdı... Bu fiş cehennemin dibine kadar uzayacak gibiydi. 36 yorum var - 15 Ağustos 2008 13:08(1) Parçalamayı severim. Çözmeye çalıştığımı kıymıklarına ayırır öyle düşünürüm. "Ne var bunda, biz de yapıyoruz!" diye sırıtmayın oturduğunuz yerde. Ben o kıymıklarla dolaşmayı, beyin kıvrımlarıma kaçan boş sözleri ayıklamayı severim. Zaman bazı saatlerde iki kat daha görecelidir ve 'bana göre'leri ciddi miktarda severim. Dilersem parçaladıklarımı olduğu gibi bırakmayı da bilirim. "Ne halin varsa gör!" mü diyordunuz siz bu duruma? Neyse, konu bu değil aslında. Başlamaktan söz etmeyi düşünüyordum olmadı. Hani usandırıcı olan sessizlik falandı amacım. – Usandırıcı sessizliği ilk bozan olmamak için (yere bakarak) çok yürüdüm. (2) Beni görmüş olanlarınız bir adım öne çıksın, diğerleri klavyelerini temizlesinler bu sırada. Karşınızda oturmuş bir şeyler konuştuğumu düşünün. Surlardan ok atar gibi cümle kurmalar, dik kafalı ifadeler, gözleriyle can acıtmalar, tahtında oturan hükümdar gülüşü... Kendine kilitlenmiş bencil biri gibi görünmeyi göze almak, bununla yaşamak zordur. Sizin nasıl göründüğünüzden daha önemlidir, size bakanın kendini bilmesi. Aynam içime dönüktür. – Egomu çizmeye çalışırsanız, sizin yüzünüz kanar. (3) İnsanların kulak kesildikleri dünyalar vardır. Eşikleri, tümsekleri, çukurları ve cesaretleri kimsesizlik kaygısıyla azalıp çoğalır. Gün gelir, bir anda değişirler ve işlerine geldiği kadarıyla gerçeği sahiplenirler. Adına gerçek dedikleri, benimsedikleri sınırlı algılarıdır aslında. Tüm bunlara bakıp; "Bana ne!" diyesim var. – Dön bak dünyaya. Kim seni içeri almış, almamış bi gör. (4) Aslında öyle biri değildir! diye söze başlayıp, kaç defa beni yeteri kadar tanımış ve belki henüz hiç tanıma fırsatı olmamış birinin fikrini değiştirmeye çabaladınız? Bunun için ne kadar zaman harcadınız? Size uzak duran kaç insan için bunu yapmayı iş edindiniz? Uzun paragraflarla konuşup, gerekirse inandırıcılık adına abartma sanatının incelikleriyle beni kötülediniz? – Aslında siz nasıl biriydiniz! (5) Cesaret her zaman asaletten gelmez, salaklıktan da doğabilir. Eski çağlarda ordular yürüyüşe sol ayaklarıyla geçerlermiş. Sol uğursuzluk ve ölüm çağrışımı taşıdığı için... Ordular kurmak (sayısı ne olursa olsun) öldürmek amaçlıdır. Benim için savaşmak, düşmanımı seçmekle başlar. Ve aslında o anda biter. Silahlarınızı temizlerken çıkardığınız sesleri duyabilen kulaklarım var. – Varlık ve hiçlik hakkında düşünmenizi öneririm. 68 yorum var - 08 Ağustos 2008 16:54Şimdi bu linke tıklayın ve listede 50x50 piksel boyutlarındaki avatarım duruyor mu bi bakın. Ne durumda, orda var mıyım? Neyse minik bir girişin ardından orada olup olmadığımı pek önemsemeden devam ediyorum. Arkadaşlarım hakkında daha önce yazdım. 75x75 Piksel adlı bloğumu okuyanlarınız bilir. Bir yanıyla şimdi yazacaklarım o konuyla bağlantılı olacak. Elimi kafamın üstünden aşırıp kulağımı bu açıdan çekiştirmek istiyorum. Tuttuklarımı seçerken kendimce bir yöntem uygularım. Bir çoğumuz yoğurdu aynı şekilde yeriz aslında. Detaylarına girmek istemem ama kalabalık sosyomat trafiğinde bir şekilde yolumun kesiştiği insanları tercih ederim. Bu tümüyle bir rastlantıdır ve bir zaman sonra zorunluk haline gelir. Takip ettiğim kişi hakkında yeteri kadar ön hazırlık yapmayı severim. Mutlaka fikir edinmiş olduğum zaman iletişim kurarım. Daha önce değil. Yine de istisnalar kesinlikle olur. Bu amaçla tuttuklarımın bir kısmı, bir gün arkadaşım olabilir. İsterlerse evet. Bu yöntemi izlemeden arkadaş listeme girmiş arkadaşlarım var. Ortak bir dil geliştiremediğimizin farkında olduklarım çoğunlukta. Kimseyi suçlamıyorum tabii ki, sadece durum bundan ibaret işte. Ancak, bu benim açımdan daha da uzamayacak bunu biliyorum. Tuttuklarım arasında değilseniz ya da ben sizin takibiniz altında değilsem, göndereceğiniz arkadaşlık tekliflerinin bir anlamı kalmıyor benim için. Bir süre onay bekleyen'ler arasında tutup sonra geldiği yere geri gönderiyorum. O bir sürenin anlamı sadece şudur: "Bu herif kabaca nasıl bi şeydir? Bana uyar mı ve ben ona uyum sağlar mıyım?" gibi soruların yanıtını kendinizce verebilmeniz. – Şimdi gidin, ben çağırınca gelin. Şimdi gidiyorum, seslenirseniz gelirim. 44 yorum var - 03 Ağustos 2008 03:08Kuru bir gürültüye dönüşmeseydim, beni unutmuş olmanızı önemserdim. Anlattığım masallar uykunuzu getirsin isterdim, bahar temizliğinde beni atmasaydınız. Bildiğim güzel sonları paylaşır, patlamış mısırı bitirmenize izin verirdim, sinema salonunda beni terk etmeseydiniz. Yapamadıklarımı değil elimden geleni hor görseydiniz, başımın etini yemenize izin verirdim çiğ çiğ. Kapağımı es geçip, bir kaç sayfamı bile okumaya heves etseydiniz, yormazdım hiçbirinizi sonumu da söylerdim. Yüzüme baksaydınız anlardınız yerinizde gözüm olmadığını ve inmezdim üç durak önce hayatınızdan. Unuttuğunuz merdiven boşluğundayım, tozların arasında dolaşan kanatsız bir böcek. Kırıntılarınızı bile saklamasaydınız benden, ayakkabınızın altında kabuğumu ezdirirdim. Elinizin tersiyle değil düzüyle itseydiniz, iki yakanızda durmazdı iki elim öldüğümde. Yaşasaydım, hayat izlerinizi görebilirdim. Duvarlarınızın içine bakmaya bu kadar heveslenmez, yüzünüze doyasıya bakabilirdim. Derinlerde bir yerlerde, birbirimize benzediğimizi söylerdim, dışınızda mihraklar olmasaydı. – Sizlere ömür derdiniz eğer sizde yaşasaydım. 27 yorum var - 24 Temmuz 2008 17:25Güneşli bir günde toplanmamız, üzerimdeki giysiler, bir kısmı kesilmiş sakalım, beyazlar içindeki güzel kadın... Anladınız değil mi? Bu plan bir çoğunuz için çok tanıdık.. "... kabul ediyor musunuz?" "Tüm kalbimle evet!" desem size çok şey ifade eder biliyorum. Bizden daha heyecanlı olmanızı da anlıyorum. Yakın zaman önce, aynı soruya yanıt vermişsiniz... Ne rastlantı di mi, bugün burada yaşananlar hepimiz için bir ilk. Sizin yetkinizi ilk kullanışınız, bizim bu soruya resmen ilk yanıt verişimiz. Çok özür dilerim, heyecanlıyım ve lütfen devam edin sayın yetkili. "... verdiği yetkiye dayanarak sizi ..." Çevremizde şortlar, bikinilerle gezerken göz ucuyla bize bakanları, çığlık çığlığa denizde çırpınan çocukları saymazsak, burada toplanmış herkes gayet iyi hazırlanmış. Havlular, plaj giysileri, güneş kremleri dolu çantalarını arabalarında bırakmışlar. Saygılı olmak bu demek işte. Sıkılanlar vardır mutlaka, bitsin isteyenler. Merak etmeyin, uzun sürmüyor, herkesin gözü önünde bir anda başlayıp bitiyor. O bitiyor, yepyeni başka bir şey başlıyor hayatında insanın... Kabul ediyorsunuz tüm kalbinizle, olanı ve olacakları... Böyle bir şey sanıyorum hayat. Hatta davetsiz ve şakacı piyanisti bağrınıza basmayı öğreniyorsunuz daha ilk günden. Üzerinden dokuz yıl geçtiği halde, çektiği diayı hala bulamayan akrabanızı bile affedebiliyorsunuz. 2007 62 yorum var - 07 Temmuz 2008 23:19İnsanların çalışan yanlarını(1) görebilmek için kendimi zorladığım çok olmuştur. Üstelik bunu yaparken zaman kaybettiğim bi gerçek. "Dur abi bi şey vardır bilmediğin, kafanın basmadığı bi dünya durum var. Bekle biraz." gibisinden. Kucağımda yuvarlak bir tepsi, içinde pirinç taneleri(2) oturur beklerim. Ayıklamak zaman alır ama canım pilav çektiyse yapacak bi şey yok. Sabır gerektiren insanlar diğerlerine göre daha hoşuma gider. Bir kaç gün önceydi. Sosyomat'ta normal seyirde(3) yol alırken birden birini fark ettim. Kısa bir kurallar dizilimi ile panosunu açmış ve bir kaç eski arkadaşıyla giriştiği diyalogla yenilerden olmadığını(4) gözler önüne sermişti. Heyecan verici olan önemli ölçüde planlı oluşuydu. Amacı olan insanları severim. Cidden bu onları daha enerjik ve yaratıcı(5) yapıyor. Gelişinin yaratacağı sarsıcı etkiden emin –birine/birilerine kilitlenmiş– kendini güden bir füze izlenimi yarattı bende. Burada çatışma deneyimine sahip olan kişiler tabii ki eskiler. "Ayar vermek!" denilen şeyin ne olduğunu öğrenmem için birilerine sormam gerekmişti ilk zamanlar. Sosyomat, bölgesel çatışmalara, küçük çete savaşlarına ev sahipliği yapan bir metropol gibi. Bireysel terör estiren çatlaklar, çetesiyle gezen(6) güçlü üyeler vs. Bu arkadaş intikam(7) için geri dönmüş birisi. Google hesabı alıp, amaca uygun bir takma isimle bu işe girişmek cidden zor değil. Hedef kişi/kişileri yıldırmak için ne kolay bir yol! Bu kafayla düşünenleri sevmiyorum onlar kolay tipler. Kısa süreli hesap yapanlardan değil bu arkadaş. Amacına uygun bir süre burada bulunup gidiyor.(8) Asıl hedefi kim henüz çözemedim. Çünkü, yavaş adımlar atmaya dikkat ediyor. Bir yandan varlığını hissettirmek adına bir geçmiş oluşturuyor burada. Çeşitli konumlarda boy gösterip sessizce geri çekiliyor. Böyle insanları bulup izlemeyi seviyorum. Eskiden Sosyomat'ta romantik-komedi izlerdim. Bu aralar ilgimi çeken tür aksiyon-macera... – Peki, siz hangi tür filmleri izliyorsunuz Cinema Sosyo'da? ................................................................................................ 17 yorum var - 19 Haziran 2008 14:35Bebeğim, değerlim benim. Boynumda uyuyanım, sevinçlerim, kaygılarım... Özgürlüğüm, esirliğim, akıllı bıdığım, yüzü bana dönük olanım. Uykum, uykusuzluğum benim. Seni anlatmak için, babanın sözcükleri yetmiyor. İyi ki varsın oğlum... – KUZEY'İM, YENİ YAŞIN KUTLU OLSUN. 29 yorum var - 19 Mayıs 2008 20:20Stultum est timere quod vitare non potes. (Engellemeye gücünüzün yetmeyeceği şeyden korkmak aptalcadır.) İşte budur hayata delirmeden yaklaşmanın en düzgün çevirisi. Nedenlerini kıçınızdan uydurduğunuz konularda şanslı sayın kendinizi. Yaşadıklarınızı çözmek için bir cevap anahtarınız olsun, bir şablon bulun (hatta elinizden geliyorsa taksitle falan satın alın) ve bir de mutlaka arada bir kendinize bakıp, "Noluyo lan burda!" demeyi unutmayın. Bazı şeyleri bilmenin kolay olmadığını ve bazen imkansız olduğunu sık sık hatırlatın kendinize... Emin değilim, şu an uyduruyorum, sanırım sadece dahiler ve deliler bilmediklerini bilebilirler. Sıradan biri olabilmeyi göze almak kolay değil. Mutlaka birileri gaza getirip, havalara sokar sizi. "Aahaha! Ben çok süperim!" tadında gezinirsiniz orda burda. Olamayacağınız bir şeyin peşinden koşturup enerjinizi harcatırlar. Yazıktır günahtır... Oturun bi kıyıda yormayın güzel aklınızı. Oltaya düştüyseniz yapacak bi şey kalmamış demektir... "Siz süpersiniz!" sahiden... devam edin. Oysa filmin senaryosu anlaşılır ve basit: "Her ölümlü doğar, yaşar ve yok olur." Bunu kavramak sorun değil, üzerinde taşımak, buna alışmak adamın anasını ağlatıyor. Bu hayatın montajı bile sakat, kafasına göre takılıyor. Ayrıca, görüntü yönetmeni bi boka yaramaz... En olmadık yerde bir uçan daire girer kadraja, çalar gerçekliğinizi... Benden uyarması 28 yorum var - 15 Mayıs 2008 20:18Bunları sizlere niye anlatıyorum, niye yazıyorum? Artık beni tanıyanlar çözmüştür. Mırıldanmak benim deliliğimin tek ilacı. Çıldırmamak için tek yolum. Yazdıklarından kendini çözmeyi huy edinmiş bir adamım. Ancak burada bitmeli. Finalin kafamda kurguladığım halini yazabilmem imkansız. Anladım ki bunu yapamayacağım. Dün gece intihar mektubunu (öyleymiş gibi taşımayı tercih ettiğim, harika bir mektuptu) cebimden çıkarıp kenara koydum. Onu yazan hayatımın onbeş yılını birlikte geçirdiğim meleğimdi. Çok uzun konuştuk. Kahkalarla güldük bazı hallerimize. Aralarda ağladık, çok ağladık. Güneşli bir yazı daha birlikte geçirmeye karar verdik. Bu duruma alışana kadar yanyana olmayı istedik. Birbirimizi çok sevdiğimizi biliyoruz. Ancak aşk, böyle bir şey değil. Çok sevmekle yetinmiyor. Biz hep farklıydık. Oğlumuz da öyle. Yeni hayatlarımızı kurarken, elele tutuşabilecek iki insanız biz. 9 yorum var - 15 Mayıs 2008 18:38Şehir geçiyordu içimden, istasyonlarıyla. Kayıp bir tren yüreğime döşüyordu raylarını. Nereden geliyordu bu geçmişe özlem. Yalnızlık zamanıydı, çağları atlamıştım ve yalnızlığı denemek, iki kişinin bir havuzu gözyaşıyla doldurması gibiydi; söz olmadan zamanla yavaş yavaş... Onaltı yıl öncesinden bir fotoğrafa takılabiliyordum, sırtımı duvara yasladığım. Duvarda bir benzetme yoktu, sadece duvardı. İnsanın geçmişine doğru gidişi tehlikelidir. Korunmak için yargılarıma güvenmeliydim. Onlar benim zırhım, kalkanım ve kılıcımdı. Hayatla benim aramda duran köprülerimi yorulmadan koruyanlardı. Kendimden geçen yeni bir köprü kurmuştum, o yıkılmasın istemiştim. Oynaşmaya başladım aşkla. Derdim onunla olmalıydı yoksa takmazdım kafayı bu kadar. Bir anda -daha çok aniden- saniyeler içinde öğrenilen bir şeydi aşk. Büyüsü ve kimyayı değiştirebilme gücü nereden gelir, bilemiyordum pek. Ama, olan hep olmuştur. Işık gibi hızla yol alan aşk, hayat boyunca sürmeyebilirdi. Aniden başlayan, aniden bitmeyebilirdi biliyordum. Hala hatırlamak ne güzel. Yoruluyordu aşk ve bunu lanet olası zaman yapıyor olmalıydı. Hemen bir çare bulunmalı ve bu dertten muzdarip aşk huzura kavuşturulmalıydı. Zamanı tutup atmayı deneyin! Önerim buydu o günlerde. O olmadan sürdürün ve hala yoruluyorsanız aşkı yoranın zaman olmadığını anlarsınız diyordum. Ara sıra çok gülüyordum. Pamuktan prenses olmadığını, prenses dediğimizin taş gibi olması gerektiğini öğrendiğimde yarılmıştım gülmekten. En yakın arkadaşımın ateist olduğunu itiraf etmesinin ardından benimle sevişmek istemesi ciddi bir sorun olmuştu. Güldüm geçtim, geçmeyip değerlendiren arkadaşa da kocaman bir alkış gönderdim. Bir insana sinirlendiğimde onu nasıl öldürebileceğimi öğrendim. Ahaahahaa, çok çeşitli yolu varmış. Sonra işler biraz garip gitmeye başladı. Önceleri pek önemsemedim ama galiba parçalara bölünüyordum. Kendi kendime konuşmaya, şarkılar şiirler tutmaya başladım. Evet, bir yol bulmuştu kendine delilik, durumum ciddileşiyordu. Buradaki kimse halimi çakacak durumda olmadığı için şanslıydım. Ya alttaki üsttekiyle uğraşıyorlardı ya da birbirlerini yiyip bitiriyorlardı. Sosyo güzelce delirmem için süper bir yerdi. Hastalığıma karar veremiyordum. Bir ara bir etiket beni cidden düşündürdü. Şizofren olabilir miydim acaba. Pek havalı bir hastalığa benziyordu. Oturdum yazdım: "Bence ikimiz de yokuz. Bir şizofrenin gördüğünü sandığı rüyada, el ele tutuşmuş heykeller gibiyiz. Ben tutundukça beton zemine, sen kapılarını kilitliyorsun sokağın. İçimize açılmış pencere, dilimlenmiş portakal, masada duran bir mektup, kolumuzdan çekiştiren sokak köpekleri. Baston yutmuş heykeller gibi yokuz aslında. Başkaları için, sadece onlar için..." Yanıt gelmedi. Galiba boşuna heveslenmiştim. Ancak bir kere kendime konuşmaya başlamıştım ve bunun sonu gelmedi. Paranoyak olmaya heveslendim. "Uzaktan uzağa, saklı bir merakla, kırıntılarımı toplarken beni seyretmeyi fark ettiniz hayatınızda." gibisinden sözler etmeye başladım. Galiba izleniyor olmak, başkalarını izlemeyi depreştiriyordu ve ben tam bir takipsever sosyomat insanı olmuştum. Paranoyanın etkisiyle, birilerine uluorta çemkirmiştim o gün. Boyun demiştim. Bir kadının en estetik yerini bulmuş olmanın verdiği gururla yol alıyordum. Ama uyanık bir hamleyle sırt ve dudakları eklemeyi unutmamıştım. Beni farklı kılan şeyi 22 çift kromozom + XY diye belirterek farklılığımın izahını bitirmiştim. Aaah aaah ne günlerdi. Öyle ya, bazen özlenen kalabalık, bazense köprüden at kendini dedirten yalnızlıktı İstanbul. Konuştum onunla... "Düpedüz inebilmek sokaklarından sabahları, aynı günün akşamı çıkabilmek benzer bir dirençle yokuşlarını. Kalabalıksın sen şehrim. Benim yarattığım bir kalabalık. Gidersem azalır, ferahlarsın biliyorum. Kalırsam kim çıkar yokuşlarını, denizine kim bakar benim gibi. Kal dersen kalayım, köprüne ayak olayım. Kucaklasana beni yalnız şehrim." Ben sanırım dün akşamüstü bir çizgide gidip geldim. Baştan beri pençesine düştüğüm delilik had safhaya vardı ve son anda durdum. Evet, durdum yoksa aklımı yitirecektim. Gidiyordum şehrimden, denizimden, vapura son binişim olacaktı. "Bir derdim var, artık tutamam içimde" ile devam edecek... 4 yorum var - 15 Mayıs 2008 11:21Bu benim ilk etiketim. Aşk, hesap ve kalıntı üzerine kurulmuştu. Sonra ilk yazdığım ahkamı içinden çıkarmış, kimbilir bunu hangi hesaplarla yapmıştım. Hep bulabildiğimiz şeyleri hep kaybedebilmektir yaşamın sürmesindeki sihir. Aslında tam bir yıl kadar önceydi benim delirmem. Evet evet, tam o zamanlara denk düşen bir delilik bu. Yıllar sonra yeniden yazmaya başladığımda burada bile değildim. Çekmecelerini kurcalayan bir adam, yazdığı ilk mırıldanmanın adını tabi ki Çekmece koymalıydı. Öyle de yaptım. Kendi kendime yazıp uzayımda yayımlıyordum. Mırıldanma adını verdim onlara, çünkü ben söylemekten zevk aldıklarını içinden söyleyen biriydim. Bu delilik beni bencil biri olmaktan çıkarmıştı aslında. Delirmiş sevgiliye kendini kötü hissetmesin diye eşlik etmekten yanaydım. Bir yön arayışı gibiydi yazmak. Bildiğim bir yönüm vardı, oğlumun adını taşıyan bir göndermeyle bunu belirtmiştim. Benim yüzüm hep O'na dönüktü ve hala da öyle. Kendime konuşmaya başlamıştım ve erkek birazcık kadın, birazcık adam olur ve daha çok kendi olur derken bunun sinyallerini veriyordum. Üzülüyor olmalıydım bir şeylere. Üzüntüyü mutluluğa çevirmenin yollarını ararken el çabukluğu ve marifet gerektiğini biliyordum. Hayat nasıl? Uzun mu, kısa mı? Geniş mi, dar mı? Neydi lan hayat. Hayatın uzun, yolumuzun kısa olduğunu fark ettim. Keyfini çıkarmak şarttı. Aynı dönem yazıyı değil aynı zamanda yazılmışları da yeniden buldurdu bana. Ahmet Güntan'ın "Gençken, güzelken, karnımız aşağıya dümdüz inerken..." dizelerine eşlik eden dönemde yeniden karnım aşağıya dümdüz inmeye başlamıştı bile. Tabii ki Murathan Mungan, Oğuz Atay ve özellikle İsmet Özel yeniden girdi okuma listeme. Dedim ya deliriyor olmalıydım diye. "Düşün düş, gerçeğin gerçek olmadığını da öğrendim. / Yanımda taşıyorum bu kılpayı alaşımı / Delirmekse bunca şeyden sonra bile hâlâ küçük bir umut ışığı" Sadece bu değil. Bilin ki, kendisidir Murathan. Bize bu şiiri söylemek ister... ya da zor zamanların şiirini yazdığını düşündüğüm ve sancınız varsa iyi gelir diyerek yanımdan ayırmadığım İsmet Özel vardı. Acı duymak ruhun fiyakasıydı, fiyakamdan geçilmiyordu ortalık. Sancının başladığı bir yerdi anılarla dolaşmak ve uçarak parmak uçlarında yürüyen bir kadını gördüğüm ilk gündü aklımda dolaşan... Suyun yanmasını tuzda görüşüm. Uçuruma bakıyordum gözlerimi dikip. İçimdeki karanlık o uçurumun yerine geçmişti bir kez. Sihire inanmaya başlamış, içimden geçenlerin beni etkilemesine izin vermiştim. Sorularla boğuşmak bu kadar kötü olamazdı. Hiç görmediğin birine aşık olabilmek kolaydı, zor olanı hep gördüğün birine aşık kalabilmeyi başarmaktı. Yazmak uslu duramadığım bir aile gezmesiydi, delirmek daha bir farklıydı yazmak yetmeyecekti bana. Bu neydi canlarım, başkalaşmak mıydı? Başkası olduğun gerçeğine adım adım yaklaşmak mıydı? Cehennemi yaratıyordum sanırım. İyi ve kötü dengesini kaybetmişti. Ayırt etmeden ikisini de seviyordum artık. Ezilmiş olan da kutsaldı, kendini ezdirmeyen de. Mutsuzluğun üstesinden gelen de alkışlanıyordu, mutsuzluğa düşmeyen de. Aahhaa Angel'ı da seviyordum Angelus'u da... Telefonunum zili bile değişmişti artık. Amy Winehouse'dan Rehab: "They’re tryin to make me go to rehab / I said no, no, no..." diye ötüp duruyordu cebimde. "Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür." diyordu Nietzsche ve soylu değildim ikiyüzlülük etmenin alemi yoktu. Başladım kendimden söz etmeye. Olmazsa olmazlarımı buluyordum. Unutmamın imkansız olduğu bir çocuk vardı, her zaman elimden tutan. Önceleri ben, sonraları benden olan bir çocuk. Varlığına varlığıma armağan ettiğim, kayırdığım, elalem duygularla yaklaşmadığım bir tek O'ydu. Olmazsa olmazımdı. Garip şeyler oluyordu. Akla karşı tezler üretiyordum. En mutlu insanlar baca temizleyicileriydi, bunu hatırlayıp gülumsüyordum. Çatıya çıkmaktan hiç korkmadım, yapabilirdim bu işi. Karanlıkta oldukları için yüreklerini geniş, dayanıklı ve aydınlık tutmak zorundaydılar. Hem herkesi düşünmeyecek kadar mutlu, herkes tarafından düşünülmeyecek kadar mutluydular İsmet'e göre. Bir de o adamı niye seviyordum ki, lanet olası solcu bozması. Aklım gidip geliyordu, delirmek ciddi bir meseleydi ve aşağı düşene kadar her şey yolundaydı, henüz düşmemiştim. Gitmekle ilgili düşünmek aklımın ucundan geçmeye başlamıştı. O bir meseleydi çoğunca. Zamanında yapılırsa, çabuk alışırdı insan yolculuğa. Aşk ya da acıyı alt edemeyenler, kalmakla yetinemez, nereye olursa giderlerdi. Başka şehir, başka ev, başka insan, başkalaşmış kendisi belki de... Gitmek, ayaklanmış bir meseleydi... buna karar vermiştim. Devam edecek... 29 yorum var - 10 Mayıs 2008 19:33Ben yazmadım. Bir kaç sabah önceydi. Uyandım. Havanda su döven bir sessizlikti duyduğum. Anlam veremezdim, çünkü duyabildiğim kadarı sessizlikti. Kağıttan mürekkep bir ordu yolumu kestiğinde, –Keşke bir çift kol olsaydı onun yerine.– tam önünde dikiliyordum hayatımın. Sıyrıldım anlamlardan, paragraf boşluklarından sızarak, peşimde bir takım harflerle –kesikler içindeyim– iniyorum aşağılara. Bakışları oyulmuş gözcüler ve yüzü kesilmiş atlılar vardı merdivenlerde. Harfler saplıydı yaralarına, üzerlerine basarak geçtim ki mecburdum. Kimindi bu ordu kalıntısı bilemedim, benim hiç ordum olmadı. Başkası yazmış. Dört sayfa, dört dörtlük ölüm manifestosu. Ben yazsaydım, bu kadar ikna edici olamazdım. Her dokunuşumda, sözlerimi kesen bir baygınlık hissi bırakıyor. Boğazıma takılı bir harf yarıyor damağımı, sesini duyuyorum. Buna dayanıyorum. "O" bir çember, boynumdaki damarı eziyor şimdi. Üzerinde duran bir çift siyah şerit, gözlerimi kapatıyor utanç gibi. Siz intihar mektubu yaşadınız mı? 352 yorum var - 09 Mayıs 2008 16:0817 yorum var - 06 Mayıs 2008 10:46– Zırr! Zıırrr! ................................................................................................ 42 yorum var - 05 Mayıs 2008 11:23– Heey, şuna bak ne tatlıııı! Aaay yerim ben onu yerim. Muuuck! Çocuğunuzun dikkat çekici bir varlık olması enteresan bir durum. Ardı arkası kesilmeyen sorulardan çocuk sıkılmazsa eğer, siz mutlaka başka boyuta geçmiş bulunuyorsunuz. Sırasını bekleyen çocuk gibi size yönelecek ilk soruya hazır bekletiyorsunuz kendinizi. "Maşallah, çok da akıllıymış! Saçlarına bittim kızım var yaa, kesin aynısından yaptırıcam kendime." İsterseniz kuaförünün numarasını vereyim İstanbul'a gelirseniz mutlaka uğrayın. Yetişkin saçlarında da süper sonuçlar elde edebilen bir tür mucize adamdır kendisi. Sekiz yaşında bir çocuk o yahu! Doğal yapıtaşlarından kaynaklanıyor o görüntü. Eyvallah akıllıdır kendisi. Beni sinir topu edebilecek kadar üstelik. "Annesi yabancı galiba?" Evet bayan, annesi sizin dünyanıza oldukça yabancı. – Söyle bakiim, ne olacaksın büyüyünce? Babaların hiç yapmadığı ne kadar çok şey var şu hayatta. Kendine çeki düzen verme bir gün bitecek. Ama o zaman da yaşlanıp çocukluğumuza geri dönmüş olacağız sanırım. Kaldırımdan yürü, kibar ol, ağzını şapırdatma, yemeğini bitir, vakti geldi doğruca yatağa... Çişini tutmayı öğren vs. |